Türkiye-NATO Başlangıç: 1950
Türkiye'nin Kuzey Atlantik Antlaşması'na (NATO) nasıl dahil olduğu ile ilgili süreci Kayhan Karaca ntv.com.tr okurları için kaleme aldı.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa’da Sovyet Bloğuna karşı üç ayaklı bir yapılanmaya gidildi. ABD ve Birleşik Krallık öncülüğündeki bu yapılanmanın ekonomik ayağını Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı (16 Nisan 1948), askeri ayağını NATO (4 Nisan 1949), siyasi ayağını ise Avrupa Konseyi (5 Mayıs 1949) oluşturmaktaydı. Türkiye; İktisadi İşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Konseyi’nin kurucu üyeleri arasındaydı.
Avrupa Konseyi kurulurken savunma meselelerinin bu platformda görüşülmemesi kararlaştırılmıştı. Fakat uluslararası konjonktür Avrupa’nın o dönem tek uluslar üstü siyasal platformu olan Strasbourg merkezli Avrupa Konseyi’ni, kimi ülkeler sıcak bakmasa da bu konuyu da ele almaya mecbur kıldı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’daki belirsizlik, Soğuk Savaş, komünizm tehdidi ve son olarak da Kore’de patlak veren kriz, savunma konusunu gündemin ana maddelerinden biri haline getirmişti.
Avrupa Konseyi kulislerinde Avrupa’nın siyasal ve ekonomik planda inşası kadar savunması da konuşuluyor, kıtanın yeniden inşasının “ortak savunma” olmadan gerçekleşemeyeceğini söyleyenlerin sayısı artıyordu. Konunun en çok dile getirildiği platform Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM), en çok dile getirenler ise AKPM üyesi İngiliz parlamenterlerdi. Bunlar arasında “Avrupa ordusu” fikrinin en hararetli savunucularının başını Winston Churchill çekiyordu.
Churchill 11 Ağustos 1950’de bir AKPM genel kurul oturumunda söz alıp, Avrupa ordusu kurulması çağrısında bulundu: “En kısa süre içinde Avrupa’da gerçek bir savunma cephesi kurulmalı. İngiltere ve Birleşik Devletler kıtaya önemli sayıda askerî güç göndermeli. Fransa o meşhur ordusunu yeniden canlandırmalı. İtalyan yoldaşlarımız aramıza hoş geldi. Herkes- Yunanistan, Türkiye, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İskandinav devletleri - bu yükü paylaşmalı ve elinden gelenin en iyisini yapmalı... Kurulacak bir Avrupa ordusu Sovyet rejiminin temellerini sallar ve cesur Rusya halklarının çarlık döneminden daha beter olan bu despot rejimden kurtulmalarını sağlayabilir.” Batı Almanya’yı da Atlantik savunma sistemi içinde gören Churchill, ABD ve Kanada’yla iş birliği yapılarak Birleşik Avrupa Ordusu kurulmasını isteyen bir karar önergesi sundu. Yaptırım gücü olmayan önerge genel kurulda 89 evet, 5 hayır ve 27 çekimser oyla kabul edildi.
O dönem Kore Savaşı’na yeni girmiş olan ABD, Doğu Bloğunun Kore benzeri bir operasyonu Almanya üzerinde gerçekleştirmesinden korkuyor, bu nedenle Batı Almanya’nın silahlandırılmasını istiyordu. Fransa aynı görüşte değildi. Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman, 24 Kasım 1950’de AKPM genel kurulunda yaptığı konuşmada (Batı) Almanya’nın yeniden silahlandırılmasına karşı çıktıklarını duyurdu: “Almanya silahsızlandırılmıştır. Almanya’nın yeniden silahlanmasını düşünmek, bugüne kadar kimse tarafından sorgulanmamış uluslararası yükümlülüklere karşı gelmek olur. Böyle bir durum Doğu devletlerinde sonuçlarını önceden kestiremeyeceğimiz tepkiler de uyandırabilir, karşı tarafa kozlar vererek onun propagandasını besleyebilir.” Fransa Batı Almanya’yı silahlandırmak yerine, kurulacak bir Avrupa ordusu içine entegre edilmesini savunmaktaydı. Bu, Batı Almanya’nın “beraber” kontrol edilmesi demekti.
TÜRKİYE NE DİYORDU?
Türkiye o tarihlerde Atlantik savunma sistemine dahil olmayı arzulamakta ve bu arzusunu AKPM üyesi parlamenterleri aracılığıyla dile getirmekteydi. Robert Schuman’ın katıldığı Avrupa savunması oturumunda AKPM Türk heyeti üyesi Osman Kapani (DP) de söz aldı ve Ankara’nın tutumunu şöyle özetledi: “Avrupa’nın savunması bir bütündür. Avrupa kıtası Atlantik’te olduğu kadar Akdeniz’de de bir güçtür. Eğer Avrupa’nın bugün komünist tehditle yüzleşmesi gerekiyorsa, sınırlarının Berlin’de veya Elbe (nehri) üzerinde olduğu kadar Makedonya veya Anadolu’da da olduğunu unutmamalıyız.”
Kapani, Türkiye’nin güvenliğinin Avrupa’nın tüm uluslarının güvenliğine sıkıca bağlı olduğunun AKPM tarafından kabullenilmesini istiyordu: “Bu meclisin bazı üyelerine soruyorum: komünist gücün Boğazları kontrol etmesini, ansızın tüm Yakın Doğu’ya, Süveyş Kanalı’na ve sizinle sıkı bağı olan denizaşırı ülkelerle iletişimlerinize hükmetmesini kabul eder miydiniz? Bazı meslektaşlarıma da şunu söyleyeceğim: Kızıl Ordu dalgası bir gün Berlin veya Stockholm’e yelken açarsa, halkımın tercümanı olarak size şunu belirtmeliyim ki, tüm Türkiye mücadelenizde sizinle dayanışma içinde olacaktır. Hatta bu yeni saldırı genel bir alevlenmenin sinyali olmasa dahi tüm Türkiye direnişinizde yanınızda yer alacaktır.” Kapani, Türkiye’nin Kore’ye asker gönderip Batı’ya olan bağlılığını gösterdiğini de söyleyerek, Batı’yı bu bağlılığa karşılık vermeye çağırdı. Mesaj açıktı: Türkiye Atlantik Paktı’na dahil olmak istiyordu.
Kapani’nin Avrupa ordusu analizi de ilginçti: “Biz bu orduyu, ilk bakışta, kendi ülkemiz ya da Yunanistan ya da Berlin’in yiğit halkı ya da İsveç olsun, ilk saldırıya uğrayan halkın derhal yardımına koşacak bir güç olarak görüyoruz. Bu güç Yakın Doğu’nun güvenliğine faydalı katkıda da bulunmalıdır… Avrupa ordusunun halklarımız arasında daha sıkı bir birliğe doğru ilerlemede en emin yollardan biri olduğu düşüncesindeyim. Bir Avrupa ordusunun oluşturulması, burada meclisimizin haklı olarak istediği gibi ulaşım, ağır sanayi, tarımsal üretim vb. alanlarda koordinasyonun kuvvetlendirilmesini sağlayacaktır.”
Aynı oturumda Türk heyeti üyelerinden Maksudi Arsal da söz aldı. Arsal (DP), Tatar kökenli bir devlet adamı ve hukuk profesörüydü. Bolşevik Devrimi sonrası Rusya’dan Batı Avrupa’ya geçmiş, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Atatürk tarafından Türkiye’ye davet edilmişti. Komünizmi “barbar bir emperyalizm” olarak tanımlayan sert üsluplu bir konuşma yaptı: “Dişlerine kadar silahlanmış bir ülke Batı uygarlığını tehdit ediyor. Ne yapmalıyız? Herkes cevabı biliyor ama kimse söylemeye cüret edemiyor: bu tehlikeyle yüzleşmek için açıkça örgütlenmeliyiz. Avrupa bölünmeye devam ettikçe hiçbir şey yapamayız. Burada, özellikle halkların temsilcilerinin meclisinde acil tedbirler almak için aramızda anlaşmalıyız, aksi halde tehlike daha da vahimleşecek. Bu yeni emperyalizm, bu yeni doktrin Batı Avrupa’yı iki taraftan tehdit ediyor: doğudan ve güneyden, özellikle de güneyden. Biz güneyliler bu tehlikeye karşı mücadele ederiz. Bu konuda yüz yıllık alışkanlığımız var. Bize yardım edilirse bu tehlikeyi önleyebiliriz. Fakat önlemekte tek başımıza güçsüz kalırsak bu emperyalizm Akdeniz’e kadar inecek ve tüm Afrika sahillerinin hükümranı olacaktır. Avrupa o zaman ne yapacak? Batı Avrupa, birleşmiş dahi olsa, o zaman çok kısa bir süre direnebilecektir.”
FRANSIZ MANEVRASI
Savunma konusu Batı Avrupa’da çıkar ve nüfuz mücadelelerine sahne olmaktaydı. “Avrupa ordusu” oluşturmak için bir grup Batı Avrupa devleti özel bir konferansta buluşmuş, konferansa ev sahipliği yapan Fransa, aralarında Türkiye ve Yunanistan’ın da bulunduğu bazı Avrupa Konseyi devletlerine davetiye göndermemişti. Fransa’nın bu tavrı Ankara ve Atina’da hoş karşılanmamış, hatta garipsenmişti.
AKPM 7 Mayıs 1951’de Avrupa Konseyi’nin genel durumunu tartışmak için bir kez daha Strasbourg’da toplandı. Türk ve Yunan heyetleri, ülkelerinin Avrupa ordusu için düzenlenen konferansa davet edilmemiş olmasına anlam veremiyordu. Savunma konusu gündem maddeleri arasında değildi. Buna rağmen, oturumda söz alan Türk heyeti üyelerinden Kasım Gülek (CHP) konuşmasının son bölümünü bu konuya ayırdı: “Avrupa ordusu oluşturulması konusunu görüşmek üzere geçen mart ayında bir konferans düzenlendi. Bazı Avrupa Konseyi üyesi ülkeler bu konferansa davet edilmedi. Bu davetlerin hangi ilkeler temelinde yapıldığını öğrenmek istiyorum. Davet eden otoriteler bu girişimlerini ve otoritelerini hangi kaynaktan temin ettiler? İkinci olarak, aralarında Türkiye’nin de olduğu bazı ülkelerin bu konferansa neden davet edilmediklerini öğrenmek istiyorum. Türkiye bugün Avrupa’nın en eğitimli ve en güçlü ordusuna sahip. Eğer Avrupa savunması bir bütün olacaksa -ki başka nasıl olabilir bilemiyorum- o halde en eğitimli ve en güçlü orduya sahip, milli gelirinin büyük bölümünü bu orduya harcayan ülke de karar aşamasına mutlaka katılmış olmalıydı.”
Türkiye’nin Avrupa ordusu çalışmalarına dahil edilmemesine en sert tepki, AKPM’nin 14 Mayıs 1951 tarihinde düzenlenen “Avrupa Savunmasının Siyasi Yönleri” başlıklı genel kurul oturumunda söz alan Hüseyin Cahit Yalçın’dan (CHP) geldi. Aynı zamanda gazeteci-yazar olan Yalçın, Birinci Dünya Savaşı’nı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerini yaşamış bir isimdi. Konuşmasında Fransa ve İngiltere’ye ilginç bir göndermede bulundu: “Türkiye Birinci Dünya Savaşı sırasında hor görüldü, geri itildi. Halbuki Batı dünyasıyla çalışmak için Fransa ve İngiltere’ye başvurmuştu. Fakat ölümüne karar verilmiş olduğu ve hasta adamın mirasını paylaşmakta sabırsızlanıldığı için başvurusu reddedildi. Türkiye’nin Batılılara karşı safta Birinci Dünya Savaşı’na katılımı savaşı uzattı, çarlığın düşmesine neden oldu ve sonuç olarak da Bolşevikler iktidara geldi. Muhtemel bir Üçüncü Dünya Savaşı kapıdayken aynı hata tekrarlanacak mı? Türkiye Avrupa’dan dışlanacak ve kararsız kalmaya mı mecbur bırakılacak? ... Türkiye sınırlarından memnundur. Komşularının toprağında gözü yoktur. Ortadoğu’da istikrar ve güvenlik unsuru olmaya çalışmaktadır. Bolşevik tehlikeye Batı dünyasının ilk dikkatini çeken Türkiye olmuştur. Türk ordusu sınırlarını korumak için on iki yıldır teyakkuzdadır. Kararlı tutumuyla muhtemel Bolşevik istilası önünde engel oluşturmaktadır. Ve şimdi bu Türkiye Avrupa savunmasından uzak tutulmak istenmektedir! Fransa’nın Türkiye’ye yönelik bu pek dostane olmayan tavrı nasıl açıklanabilir? Unutkanlık mıdır? Anlaşılır gibi değil! Yunanistan ve Türkiye’nin dışlanmasına geçerli bir gerekçe aramak gerekiyor.”
Oturumda Türk heyetinden Zeyyat Mandalinci (DP) de söz aldı ve “Türkiye Avrupa’nın yardımı için değil, Avrupa’ya yardım için Atlantik Paktı’na girmek istiyor” dedi. Türk parlamenterlerin çıkışları AKPM genel kurulunda yankı uyandırdı. İngiliz muhafazakâr üye Harold Macmillan hür dünyaya “güçlü” bir mesaj gönderilmesi gerektiğini söyledi: “Türk dostlarımızın konuşmalarını, özellikle de Sayın Yalçın’ın çok ciddi beyanatını duyanlar sorunun önemini anlayabilir. Bu meclis hiç olmazsa Atlantik Paktı çerçevesinde ya da Fransa, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’yle Doğu Akdeniz için bir savunma sistemi çerçevesinde, şu ya da bu biçimde bu boşluğu kapatmakta kararlı olduğumuzu ilan etmelidir. Avrupa uluslarını temsil eden bu Meclis, tüm Avrupa’nın en yiğit ve gözü pek uluslarından ikisini yüzüstü bırakmasın.” Bir başka İngiliz muhafazakâr üye Duncan Sandys ise aynı günlerde AKPM genel kuruluna sunduğu “Avrupa Savunması” başlıklı karar önergesinde, Türkiye ve Yunanistan’ın ya Atlantik Paktı genişletilerek ya da Doğu Akdeniz’in savunması için oluşturulacak bir teşkilat aracılığıyla Batı savunma sistemine dahil edilmeleri çağrısında bulundu.
Türkiye ve Yunanistan el ele verip Avrupa Konseyi cephesinde NATO üyeliği mücadelesi başlatmıştı. AKPM’nin 10 Aralık 1951 tarihli genel kurul oturumunda “Avrupa Politikasının Hedef ve Perspektifleri” tartışılmaktaydı. Oturumda söz alan Türk ve Yunan parlamenterlerin en çok gündeme taşıdıkları konular arasında savunma ilk sıradaydı. Yunan üyelerden Leon Maccas, Yunanistan ve Türkiye’yi tek bir ağızdan konuştururcasına her iki ülkenin Avrupa ordusu oluşumundan dışlanmasını eleştirdi.
Türkiye ve Yunanistan’ın Avrupa ordusu oluşumuna katılmalarını savunmaya başlayan Avrupalı parlamenter sayısı giderek artmaya başlamıştı. Hollandalı parlamenter Johannes Fens, Ankara ve Atina’ya “ayrımcılık” yapıldığını söyledi: “Yunanistan ve Türkiye’den söz edeceğim. Ne şaşılası bir ayrımcılık! Bu iki ülke NATO’ya katılmaya davet edildi ve daveti kabul ettiler... Türkiye ve Yunanistan’ın en kısa sürede Avrupa ordusu çalışmalarına dahil edilmesini ümit ediyorum. Böylelikle bu iki ülkenin NATO üyeliklerinin gerçekleşmesinin ardından hızlı ve fiili bir entegrasyon sağlanmış olur.”
ABD ve İngiltere’nin ilk etaptaki çekincelerine ve Batı Avrupa’nın konu hakkında bölünmüş olmasına rağmen, Türkiye ve Yunanistan NATO’ya aynı tarihte, 18 Şubat 1952’de katıldılar. Avrupa ordusu kurulması amacıyla hazırlanan Avrupa Savunma Topluluğu Antlaşması ise bu iki ülke olmaksızın 27 Mayıs 1952’de Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg hükümetleri tarafından imzalandı. Fakat antlaşma Fransa’da beklenmedik bir ulusal egemenlik tartışması tetikledi. Stalin’in 1953’teki ölümü, yeni SSCB lideri Kruşçev’in Stalin’e oranla daha ılımlı bir Batı politikası gütmesi ve Kore Savaşı’nın sona ermesi, “komünist tehlike” unsurunu Avrupa ordusu kurulması için temel tez olarak kullananları ikiye böldü. Fransız lider Charles de Gaulle, ABD’nin “Fransa’ya yardımı gözden geçiririz” tehdidine rağmen Avrupa ordusu karşıtları kampına geçti. Le Monde gazetesi Fransa’da Avrupa ordusu karşıtı kampanyanın basındaki sesi oldu. Fransız Ulusal Meclisi 30 Ağustos 1954’te Avrupa Savunma Topluluğu Antlaşması’nı reddetti. Daha birkaç yıl öncesine kadar “kendi liderliğinde” ve “Batı Almanya’yı kontrol etmek hedefiyle” Avrupa ordusu kurulması için çırpınan Fransa, bu fikri kendi elleriyle tarihe gömüyordu. Fransız meclisindeki oylama Avrupa ordusu fikrinin sonu oldu. Oylamanın sonucu olarak Almanya Federal Cumhuriyeti’ne (Batı Almanya) ulusal ordusunu kurma ve NATO’ya üye olma izni verilecekti.
Federal Avrupa yanlıları derin yara almıştı. Paul-Henri Spaak, ilk yıllarında başkanlığını yaptığı AKPM’ye 21 Ekim 1955’te Belçika Dışişleri Bakanı sıfatıyla hitap ederken, Fransız Ulusal Meclisi’nin kararını şöyle değerlendirdi: “Avrupa Savunma Topluluğu’nun geri çevrilmesi sadece askerî bir formülün sonu anlamına gelmemektedir. Maalesef bu Mecliste birçoğumuzun ifade ettiği gibi, Avrupa Savunma Topluluğu projesinde yer alan siyasi Avrupa konseptinin sonunu da getirmiştir.”
What's Your Reaction?
Like
0
Beğenme
0
Love
0
Funny
0
Angry
0
Sad
0
Wow
0